Yazarlar

Düz giden bir hayatın hikâyesi olmaz

Düz giden bir hayatın hikâyesi olmaz. Başarılarla dolu ya da tam tersine felaketlerle çevrili bir hayat, hikâye anlatıcılarının gözdesidir. Herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır; bazen kahramanlıklarla, bazen de trajedilerle doludur. Peki, ya düz giden bir hayatın hikâyesi? Belki de en dikkat çekmeyen, en sessiz hikâyelerdir bunlar.

Düz giden bir hayat, dışarıdan bakıldığında sönük ve sıradan görünebilir. Heyecan verici olaylar, büyük değişimler ya da trajik anlar olmadan geçen günler, haftalar, hatta yıllar. Ama bu yaşam tarzı, altında çok derin ve anlamlı bir hikâye barındırabilir.

Düz giden bir hayatın hikâyesi olmaz

Hikâyeler genellikle dönüm noktaları, çatışmalar ve değişimlerle şekillenir. Düz giden bir hayat belki huzur verir ama anlatacak çok az şey bırakır. Olaylar, zorluklar, inişler ve çıkışlar, bir hayatı hikâye yapar. İnsanların ilgisini çeken, ilham veren ve ders alınacak olaylar genellikle sıradanlığın dışına çıkan anılardan doğar. Belki de bu yüzden, bir hikâyeyi anlatmaya değer kılan şeyler, hayatın beklenmedik anlarıdır.

Konuyla ilgili olarak bugün, Psikolog Acar Baltaş’ın sosyal medyada dolaşımda olan o ünlü videosunu izledim. Psikolog Prof. Dr. Acar Baltaş, o videosunda bakın neler anlatıyor:

“Bazıları çocuklarına bir özgüven aşılamaya çalışıyor, özgüvenle her şeyin çözüleceğini öğretmekle çocuk yetiştirilebileceğini zannediyorlar. İstemekle ve kendine güvenmesini sağlamakla sorunların çözüleceğini zannediyorlar. Bakın etrafınıza, bunlar sahip olmadıkları özelliklere sahip olduklarını düşünürler, sahip oldukları özellikleri abartırlar ve işler kötüye gittiği zaman başkalarını suçlarlar. Bir hayatın içinde başarısızlık, hayal kırıklığı, düştüğü yerden kalkmak yoksa o hayat mantar bir hayattır. O hayatın hikâyesi yoktur. Düz giden bir hayatın hikâyesi olmaz. Hayat başarılar değil, başarısızlıklardan öğrenilir. Başarısızlık yoksa, kayıplar yoksa, düşerek, kaybederek öğrenmek yoksa hayat da yoktur. Hayatın hikâyesi de yoktur. Bunu öğrenmemiş olanlar yok mudur, vardır elbette. Bunlar işte patron çocuklarıdır. Hepsi değil ama çok büyük çoğunluğu hayatında bir zorlukla karşılaşmamış, her istediği olmuş, olmadığı zaman öfke nöbetleri geçirmiş insanlardır. Bunlar insanlara değer vermez ve kolay harcarlar.”

Düşünelim ki bir roman yazıyoruz ve bu romandaki karakterimizin hayatı tamamen sorunsuz. Böylesi bir romanı okur muydunuz? Büyük ihtimalle hayır, çünkü bu hikâyede bizi çeken bir şey yoktur. Her sabah uyanıyor, işine gidiyor, hiç aksilik yaşamadan günü tamamlıyor ve uyuyor. Bir süre sonra bu hikâyenin monotonluğu, okuyucuyu sıkmaya başlar. Çünkü gerçek yaşam böyle değildir. Her gün yeni bir meydan okumadır ve bu meydan okumalar bizi biz yapan unsurlardır.

Hikâyeler, iniş çıkışlarla, dönemeçlerle, beklenmedik anlarla renklenir. Hayatın monotonluğu, bir romanın sayfalarındaki boşluklara benzer; anlatacak bir şey kalmaz. Asıl hikâye, zorluklarla, sevinçlerle, hayal kırıklıkları ve zaferlerle dolu olan yaşamın içinde saklıdır. Her zorluk, her mutluluk, her dönüş noktası, anlatılmaya değer bir hikâyenin parçasıdır. Bu yüzden, hayatın sunduğu her türlü deneyimi kucaklamak gerekir; çünkü onlar, bizi biz yapan, hikâyemizi anlamlı kılan şeylerdir.

Her insanın yaşadığı zorluklar, başka birinin hayatına dokunabilir, ona umut verebilir ve onun mücadele gücünü artırabilir. Zorluklar sadece bireysel gelişimimize katkı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda hayatımıza renk katar. Başarılarımızı tatmin edici kılan, zorlukların ardından gelen zaferdir.

Not: Gerçek bir hayat hikâyesini anlatan, “12th Fail (Bitmeyen Sınav)” adlı sinema filmini izledikten sonra bu yazıyı yazdım.

Ömer Köse

Bir Cevap Yazın